26 Mayıs 2008 Pazartesi

Eve Çıkma Derdi

Okuldaki 3. senemiz ve artık yemek sıkıntısı ve zaman kısıtlamasından yurtta yaşam katlanılmaz hale geldiğinden yurttan ayrılma eve çıkma kararı aldım. Bu bahar boyu okul civarında ev aradım.

Buralardaki evler genelde bakımsız veya çirkin, ulaşımı zor ve yeri kötü olanlarda var. Bu özelliklerine rağmen evlerin fiyatları şaşılacak düzeyde yüksek. Tabi çok temiz güzel evler de var arkadaşların kaldığı ancak bahsettiğim evlerle aralarında fiyat farkı neredeyse yok. Bunun başlıca nedeni tabi ki ilçede bulunan üniversite. Ev değerleri arasındaki farkı kapatan bu etken kaliteyi de düşürüyor çünkü evlere çok yüksek oranda rağbet var ve ev sahipleri nasıl olsa tutan olur mantığıyla yaklaşınca karşımıza bakımsız onarımsız değerinin çok üstünde para istenen evler çıkıyor. Bu noktada benim aklıma ürün bazlı fiyatlandırma(product based pricing) ile değer bazlı fiyatlandırma(value based pricing) farkı geldi.

Aslında derste işlediğimiz konuyu tam karşılamıyor ama kaliteli ve bakımlı daireler diyelim ki ürün bazlı fiyatlanmışken diğer evler okulun verdiği değerden dolayı değer bazlı fiyatlanmış oluyor. Bu da aslında olaya haksız rekabet boyutu katıyor. Çünkü evi bakımlı olan ev sahibi öğrenciye ev vereceğinden fiyatı buna göre koyup ücreti çok yüksek tutamıyor ama diğer yandan bakımsız ev sahibi evim okula yakın ve değerli öğrenci de bu ücreti karşılar diyerek diğer eve yakın ücretlendirme yapınca kazancı daha fazla oluyor. Yani kaliteli ev 750 civarında fiyat koyarken kötü ev 650 koyup aslında evin değerine göre daha çok kazanmış oluyor.


GÜNÜMÜZ SANATÇILARI

Bir gün derste otururken sıkılıp aklıma bir anda gelen bir konudan bahsedeceğim size. Artık kliplerde, yarışmalarda istenen beklenen bir kadın ve erkek imajı var fark ettiniz mi? Aslında özgün gözüktüğünü iddia eden fakat bir önceki ünlünün yaşadıklarını kopyalamaktan gurur duyan bir nesilden bahsediyorum.
Geçtiğimiz gün Eurovizyon şarkı yarışması vardı ve hatırlıyorsunuzdur Mor ve Ötesi grubuyla katıldık yarışmaya. İnsanların tepkisi o kadar olumsuzdu ki.. Ben ilk şarkıyı dinlediğim zaman gerçekten çok beğendim; fakat çevrenin fikirlerini aldığımda fark ettim ki klasik bir birinci modeli çizilmiş kafalarda. Nedir bu kriterler dediğimde aldığım cevap çok basitti ama yine de paylaşmak istiyorum. Birincisi çok güzel ve alımlı bir bayan en azından dans etmeliymiş. İkinci olarak da şarkı Türkçe olmamalıymış. Son olarak ise rock müzik olmamalıymış.
Aslında hak veriyorum insanlara. Artık iç görünüşün hiçbir şey olmadığı bir devirde insanların şarkı söylerken bile kendini pazarlamaları gerekiyormuş. Artık eskidenmiş o doğal haliyle çıkıp sesinin güzelliğini dinleyenleriyle paylaşmak isteyen sanatçılar...
Hatta geçen yıl bu şarkı yarışmaları çok meşhurdu. O zamanlar bir bayan vardı sesi çok güzel olmasına rağmen kesinlikle yüksek puanlar verilmiyordu kadıncağıza. nedenini de gayet güzel açıkladılar. Kilo vermesi gerekiyormuş çünkü halkın gözüne hitap etmesi gerekiyormuş. Kadıncağız o yarışmadaki çoğu insandan daha yetenekli olmasına rağmen ilk haftalarda elenip gitmişti..
İnsanların istekleri böylesine doyumsuz olduğu sürece daha uzun süre böyle küçük ayrıntılar yüzünden hayallerine kavuşamayan, yeteneklerini köreltmek zorunda kalan insanları çevremizde görebileceğiz sanırım. Belki de tam tersini söylemeliydim, insanların görsel isteklerine uygun diye en ufak bir yeteneği olmayan insanlara 'sanatçı' demeye devam edeceğiz, öyle değil mi?

25 Mayıs 2008 Pazar

XXL

Bir çok insanın kilosundan şikayetçi olduğu bu günlerde televizyon reklamlarında bolca kilo verme üzerine reklamlar görmekteyiz. Bunların arasında diyet gıdalar, vücuda yapıştırılan bantlar, sauna etkili kemerler, yürüyüş bantları gibi ürünler yer almaktadır. Fakat dikkatimi çeken olay bu tür reklamların başrol oyuncuları. Bu reklamlarda bir kadını çıkarıyorlar ilk başta ürünü kullanmadan önceki şişman ve itici halini gösterip daha sonra da fotoşop harikası bir kadın haline getiriyorlar. Peki niye sadece kadınların kilolu hallerini gösterip onları kullanıyorlar? Tamam kadınların erkeklere oranla bu konulara daha çok ilgi gösterdiği kesin ama görüyorum ki bir çok erkeğin de kilolarıyla başı bir hayli dertte. Sonuç olarak bu tür reklamların sadece kadınlara yönelik değil de, kilolarıyla sorun yaşayan kesime yönelik yapılması kanısındayım..

22 Mayıs 2008 Perşembe

mobil'e güven! gerisini merak etme sen:)


Başlıktan da anlaşılacağı üzere 22 yıllık bi rüya(kabus mu desem bilemedim) tekrar ekranlarda.

O yıllar için fena olmayan hatta kimilerine göre 'olay bitmiştir' tarzı düşüncelere sevkeden reklamımız tekrar ekranlarda. Müjde!
Yıl 1986: Ferdi Tayfur, Orhan Gencebay ve İbrahim Tatlıses'ten sonra üçüncü arabeskin kralı olma yolunda önemli adımlar atıyor.'merak etme sen' 'susadım çeşmeye' yakıp yıkar ortalığı.Mobil bu durur mu hiç.Ferdi babayla hemen bi reklam çalışması.Fakat o da ne trt izin vermiyor meraak etmeee seennn diye reklama Jingle yapılmasını. Ferdi Baba'dan hemen çözüm geliyor.Nasıl mı?izleyin görün:)

15 Mayıs 2008 Perşembe

Magazin Dünyasında Pazarlama

Pazarlamanın bir çok tanımı yapılabilir ve çok geniş bir olaydır. Özet olarak ise birşeylere birileri değer verdiği sürece onu pazarlayabiliriz demek mümkündür. Bu pazarlayabileceğimiz şeyler arasında da ürünler, servisler, mekanlar, ideolojiler, olaylar ve insanlar gibi şeyler yer almaktadır.

Bunların içinden insanların pazarlanmasından biraz bahsetmek istiyorum. Bir insan nasıl pazarlanır veya kendini nasıl pazarlayabilir dendiğinde ise bunun en basit örneklerini her gün televizyonlarda izlediğimiz magazin programlarında görebiliyoruz. Bir çok manken ve sanatçı(tabi sanatçı denebilirse onlara) magazin dünyasında kendini pazarlayabilmek için binbir türlü yol deniyorlar. Biri çıkıyor 2. bir kişiye laf atıyor sonra o cevabını veriyor sonra 3. bir kişi giriyor olaya ortalık karışıyor daha sonra başka birileri gece kulüplerinden bir gün onla bir gün bunla çıkıyor gibi yöntemlerle kendilerini gündemde tutmaya çalışıyorlar. Tabikide bunu yapan kişiler sanatlarıyla bir yere varamamış fakat medya maymunluğu yapmaktan çok hoşlanan ve reklamın iyisi kötüsü olmaz mantığıyla giden insanlar. Ama bilmiyolar ki reklamın iyisi kötüsü olmaz diye bir şey yoktur.
İyi bir reklam karşındakinde gayet olumlu bir etki bırakır ve pozitif çağrışımlar yapar. Tamam medya maymunluğu yaparak bir şekilde isimlerinin gündemde kalmasını sağlıyorlar ama kendilerini ne kadar rezil ve iğrenç bir duruma düşürdüklerinin farkına bile varamıyorlar ve üzerimizde olumlu bir etki oluşturmayı başaramıyorlar...

sigara yasağı mı?


Bu pazartesiden itibaren kapalı alanlarda sigara içilmesi yasak.İnsanın(sigara içmeyenlerin) oh be diyesi geliyor.Aslında esas amaç sigarayı bıraktırmak değil sadece pasif olarak dumanına maruz kalanları da etkilediği için başkalarının etkilenmesini engellemek.İşte bu yüzden oh be diyorum ya.İçen insan sadece kendini yaksın.Öyle degil mi ama kendini bile düşünmeyen bir insanın beni düşünmesini beklemek aptallıktı.Yıllar boyuncada bu böyle kaldı.Birde sigara içenlerin köşeye sıkıştırılması çok hoşuma gitti. Artık daha mutluyum, kaygım daha az, kendimi tutmasam heyooo diyeceğim.
Tabi birde madolyonun diğer tarafı var sırf bu yüzden sigarayı bırakacak bir kişi bile devlete daha az vergi ve Philip Morris'e daha az kazanç bırakacak.Bilemiyorum buda bizleri gözle görülür şekilde etkiler mi?

show show yaptı

show tv dün yaptı yapacagını!
Dün gece oynanan UEFA finalini canlı yayınlacağını yayın akışına koyan fakat maçın oynandığı sırada 'Var mısın, Yok musun' adlı yarışmayı veren Show TV'ye tepki az bile bence.
Dün İngiltere'de oynanan Rangers-Zenit UEFA final maçını canlı yayınlayacağını yayın akışına koyan ve reklamını yapan Show Tv maalesef herbiri birbirinden pekte bir farkı olmayan varmısın yokmusun programını koydu?Ve bu haraket maçseverlere (koydu)kahretti.
Ya nasıl bir ciddiyetsizlik anlamış değilim.Sen bir gün önceden reklamı yap tüm seyirciyi ekrana topla sonra vay efendim bu programdan sonra canlı özet vereceğiz.
Tabi herkes sarıldı bilgisayarlara. Maça bakar gibi skoru gösteren bilumum netteki sayfalara bakmaya.ne heyecan ne heyecan....
Şunu anlamıyorum be kardeşim!Bu programı bir dizi film gibi niye izlerler ki?Reytingini yükseltip bu kadar önemli bir maçtan daha önemli yaparlar.

14 Mayıs 2008 Çarşamba

İNSAN VÜCUDUNUN ÖNEMİ

Özünde bencil olan insanların sadece basit bir özentilik ya da "sıkıntı" başlığı altında gelecekte kendilerini daha da sıkıntıya sokacak "sigara"yı içmelerini hiçbir zaman anlayabilmiş değilim. Yalnız değilmişim demekki ki bu konuya ilişkin pek çok afiş düzenlenmiş. İnsanları sigara içmeye cezbeden reklamların ardından bu konuya tepki veren insanlar afişler düzenleyip caydırmaya çalışmışlar.
İnsanlar bazı gerçeklerle birebir karşılaşmadıkları sürece zararlarını fark edemiyorlar ama afişler gerçekten trajikomik biçimde ifade edilmiş. Onların hem dikkatini çekecek hem de zararlarını belirtecek başarılı soyut çalışmalar yapmışlar.
Sigara içen ve zararını gören insanların dahi hiç bir şey olmamış gibi hayatlarına sigarayla devam etmeleri, sigaranın zararlı olduğunu belirtmeye çalışan zavallı insanların çabasının boşuna gittiğinin en büyük göstergesidir fakat inanıyorum ki gelecekte insanlar daha kötü gözle bakacaklar sigaraya çünkü doğdukları andan itibaren sigarayı kötüleyen reklamları,afişleri çevrelerinde rahatlıkla görebilecekler.
Pazarlamanın sadece ürün satmak için olmaması en başta "insan" için çalışmalar yapılmış olması çok önemli. Bu yüzden bu bloğu yazmak istedim çünkü firmalar artık ürün odaklı çalışıyorlar. Sağlık umurlarında değil. Halbuki başta onların iyiliğini düşünmek, onlara sadece ürün aldıkları için değil insan oldukları için yatırım yaptıklarını belirtmek çok önemli geliyor bana.
İşte bu yüzden şuan geleceğe yatırım yapan bu insanları tebrik ediyorum..

pepsi reklamları..

Geçenlerde televizyon karşısına geçmenin verdiği huzurla kanalları zaplama zevkine erişmişken bir de reklamlara bakayım dedim. Belki güzel bir şeyler çıkar diye umutla beklerken birden sayın Aysun Kayacı ablamızın polis kılığında içen insanları makineyle değil dudaklarıyla test ettiğini gördüm ve şaşırdım. Evet biz pazarlama dersleri aldık, ürünleri pazarlamamız gerektiğinin farkındayız ama gün geçtikçe bu mentalite doğrultusunda kendi özümüzü,kültürümüzü yitirdiğimizin farkında değiliz sanırım. Belki dar görüşlü bir bakış açısıyla yaklaştığım düşünülebilir fakat alakası yok. Sonuçta hepimiz ülkemizde yanlış giden sapkın nesilden şikayetçiyiz değil mi?
Eskiden beri ailece toplanılan o sıkıcı pazar günlerini "sıkıcı" olarak tanımlamış, fakat orada bulunmaktan da mutluluk duymuşumdur. Beraber bir şeyler izlediğimiz düşünelim. Bu reklam çıktığında babamızın tepki vermemesi fakat gözlerini kaçırması ne kadar rahatsızlık verir öyle değil mi? Demek ki bir şeyler eksik bu reklamda. Belki sevgili Türk erkeklerimizin dikkatini çekmiş ve iyi bir ciro yapmış olabilir bu marka ama sizce başarılı mı gerçekten? Coca Cola'nın ramazan ayında bizim kültürümüze özgü yaptığı reklamlarla mukayese bile edilmez değil mi?
Sanırım önemli olan hedef müşteri kitlesini iyi ayarlayabilmekte. Bekar erkekleri hedef seçmemiz, onların bir ailesi olduğu gerçeğini değiştirmez bence. Onlara özel dergilerde ya da futbol maçları aralarında ulaşmaları, tüm insanların izleyebileceği tv reklamlarından belki de çok daha etkileyici olabilirdi. Hoş adamlar bana "hadi be sen de kimsin biz koskoca pepsiyiz "dese acaba ne diyebilirdim..:)

13 Mayıs 2008 Salı

REKLAMCILIKTA ÇOCUK DEVRİ

Özellikle son zamanlarda bir çok reklamda çocuk unsuru kullanılmaktadır. Peki bunun sebebi ne olabilir? Olaya reklamları izleyen kitleler açısından bakarsak çocukları ilgilendirsin veya ilgilendirmesin, reklamlarda çocuk unsurunu görmenin çok daha eğlenceli ve ilgi çekici olduğunu düşünüyorlar. Tabi bu da reklamcıların işine geliyor ve bu olayı gün geçtikçe arttırıyorlar. Bunun dışında bu olayı reklamlarda oynayan çocuklar tarafından değerlendirirsek bu da onların ve ailelerinin bi hayli işine geliyor olsa gerek. Çünkü bildiğiniz gibi çocuklara da reklamlarda oynadığı için sigorta yapılıyor, erken yaşta emekli olması sağlanıyor ayrıca evine az da olsa bi maaş getirmiş oluyor.
Biraz da o reklamlardan bahsetmek istiyorum. Öncelikle bebek maması, şampuanı, bezi, oyuncak gibi çocukları ilgilendiren reklamlar var. Doğal olarakta bu tür reklamlarda çocuk unsuru kullanılıyor. Çünkü bunlarda herhangi bir çocuk veya bebek görmesek çok itici olsa gerek. Mesela bir bebek bezi reklamında adamın biri çıksa ve “çişimi yapıyom çişimi yapıyom popom kuru kalıyoo” dese eminim kimse o reklamı bir daha izlemezdi ve o ürünü satın almazdı.
İkinci olarakta çocukları ilgilendirmeyen ürünlerin reklamları var. Günümüzde bunun en güzel örneğini de Turkcell reklamlarında görüyoruz. Selocanların konuşmaları o kadar sempatik ve şirin ki sanki onlar olmasa Turkcell hatları çekmemeye başlıyacakmış gibi düşünüyoruz. Aklıma gelen bir diğer reklam da Anadolu Sigorta'nın en son çıkan reklamlarından biri. Reklamda anne, baba ve çocukları bir koltukta oturuyorlar. Baba bir yanda bu eve sigorta yaptırmaya gerek yok evin sigortası benim gibi konuşurken bir yandan da arka tarafta hırsızlar evde ne var ne yoksa çalıp götürüyorlar. Ve tabikide bu reklamı en çok ilgi çekici yapan şey de yanlarında oturan çocuk. Hırsızlar evdeki eşyaları çalarken onları tek gören o ve bu sırada o çocuğun el hareketleri, mimikleri o kadar şirin ve sempatik ki insanın tekrar tekrar o reklamı izleyesi hatta gidip evini sigorta yaptırası geliyor. Son olarak da Digiturk'ün bir reklamında o meşhur kırmızı koltuğa bir kadın uzanmış, yanında da dünyalar tatlısı çocuğu el hareketleriyle reklamı renklendiriyor ve zevkle izlenebilir hale getiriyor.
Görünüşe bakılırsa ilerleyen günlerde çocukların önü reklamcılık dünyasında fazlasıyla açık olucak...

8 Mayıs 2008 Perşembe

Yunan-Çin hep aynı.. sonuç mu?hüsran... yine aynı


Hereke halılarının üretimi 1843 yılında Osmanlı hükümdarı Sultan Abdülmecid'in emriyle başlar bütün hikaye. Sadece sarayda kullanılması şartı ile üretilir.Fakat günümüzde ücretini ödeyen herkes kendi sarayına alabiliyor bu halıları yalnız ücreti tabii olarak cok pahalı.E tabi nasıl olmasın halen daha dünyanın en ince halısı rekorunu bulunduran halı konumunda.Dile kolay santimetrekaresinde 1024 ilmik bulunmakta.Bu aralar Çin'de de başlamış hereke halısı üretimi.tabi bizim türk yetkililer sonunda uynmış.(lokumu baklavayı vs. elin yunanına kaptırdıktan sonra)Hadi elin Yunanını biliyoruz.peki ya elin Çinlisini?bunlar Yunandan daha uyanık çıkmış ve Kocaeli Hereke ilçesinin bir isimdaşını da Çin Halk Cumhuriyeti'ne kurmuşlar.Sonuç mu hep aynı hüsran:(Yetkililer yine elleri boş dönmüşler.Yakında başka şehirlemizi alırlarsa şaşmayalım ey ahali.Fırsat kaçmadan elimizi çabuk tutup neyimiz var neyimiz yoksa il ilçe kasaba köy bucak mahalle onaylatıp isim ve telif haklarımızı alalım:)

1 Mayıs 2008 Perşembe

TURKCELL’ İN HAYALİNİ TÜRKTELEKOM GERÇEKLEŞTİRİYOR

Cem Yılmazlı yeni Türktelekom reklamları bana Turkcell’ in dogrudan reklam yayınlatarak, yada görsel ve yazılı basın aracılığı ile yaptığı tanıtımlara rağmen, “rekabet koşulları henüz oluşmamıstır” denilerek rafa kaltırılan Türkiyeye 3g teknolojisini getirme projesini hatırlattı. Cem Yılmaz’lı Türktelekom reklamları görüntülü konusmanın; videofone hizmetinin çok yakında geleceğini müjdeliyor. Artık ev ve işyeri telefonlarıyla sesli ve görüntülü haberleşme dönemi başlıyormuş! Ülkemizde sabit hat öperatörü olarak hala tekel olan, ADSL hizmetiye kullanıcılarını canından bezdiren Türktelekom, nasıl rekabet kosullarını sağlamıstır bilinmez ama, umarım aylardır geldi gelecek diye beklenen görüntülü konuşma teknolojisinin kullanıcılarla buluşması bir kez daha gecikmez.

İNOVASYON BUDUR


Ailemizin markası Arçelikten dünyada bir ilk: Divide and Cool (DAC): bölünebilir soğutma teknolojisi. Artık mutfak çekmeceleri dondurucuya kapaklar soğutucuya açılacakmış. Sistemin “tek bir kopresöre bağlı birden çok soğutma ünitesi” özelliği ile buzdolapları kişisel tercihlere göre mutfaklara uyarlanacak. Bir dayanıklı tüketim ürününü parcalama fikri işte inovasyon budur dedirtiyor. Peki insanlar bu ürünü duyup satın almak için Arçelik bayiilerine koşarmı? Sanırım hayır. Yada evimizdeki dolapta bile salata sosunu rahat bulamazken, domates hangi dolaptaydı, kıyma hangi çekmecedeydi diye düsünmeyi kim göze alır? En güvenilir ve ilk akla gelen marka olmayı basarmış Arçeliğin bu inovasyonla göstermek istedigi AR-GE ye ne kadar önem verdiğini kanıtlamaktır. Dünyada AR-GE ye en çok yatırım yapan ilk 1000 şirketten biri olan koç holding bünyesindeki Arçelik, tüketici gözündede yenilikleri sadece takip eden değil yenilik yaratan bir firma olarak konumlanmıştır.



30 Nisan 2008 Çarşamba

Çakma mini ile görenleri hayran bıraktı




Otomotiv üretim üssü olan Bursa'da bir oto tamircisinin girişimciliği hayranlık yarattı.(bursalı olmasnın cok faydası var) 'Çakma mini' otomobili elleriyle yapan usta üstelik bunu çok da ucuza mal etti.ismine çakma mini denmesine kızan usta soyadını yaptıgı otomobile verdi.
Bursa'nın Mustafa Kemal Paşa İlçesinde oto tamirciliği yapan Nihat Basic, iş yerindeki atıl motor parçalarını ve malzemelerini kullanarak mini bir otomobil yaptı.
İki kişilik otomobilin 1500 YTL'ye mal ettiğini anlatan Basic, aracın çok az yakıt harcadığını kaydetti. İsim olmus basic 'ana, temel'.Ama sanırım tek sorun pazarlama eksikliği:)

23 Nisan 2008 Çarşamba

Rek-lam-larrr...



Kuşkusuz gün içerisinde en çok ziyaret ettiğim site YouTube’dur. O kadar ki, kapatıldığında en çok sövenlerden biri benimdir herhalde, hem bu durumun aptallığı yüzünden hem de bağımlı olduğu maddeden uzak kalmış keş gibi krize girdiğimden. YouTube benim için hem fragmanları takip ettiğim, hem dizileri izlediğim, müzik dinlediğim, güldüğüm eğlendiğim bir araç ama en önemlisi benim geçmişteki görsel yayınlarla olan bağlantım. Bunun önemi de şuradan kaynaklanıyor ki, hayatımda en çok sevdiğim, beni en çok duygulandıran şey nostaljidir. Yaşlanmakta olanlarda bu durum görülürmüş gerçi ama eski daha çok hoşuma gittiği için böyle hissediyorum galiba. YouTube’a dönersek, onu seviyorum çünkü bana şunları sağlıyor: Full House, Susam Sokağı ya da babamla izlemekten büyük keyif aldığımız McGyver’ın jeneriklerini, benim için yatak vakti anlamına gelen, ama genelde inatla ilk reklama kadar izlediğim Pazar gecelerinin değişmezi Parliament Sinema Kulübü’nün müziğini, hala kasetinin eve kim tarafından alındığını bilmediğim Technotronic grubunun parçaları veya “Can’t touch this”i. “Kısacası çocukluğumu…” diye geyik yapmıcam çünkü yaşamadığım dönemleri izlemeyi de en az ‘80lerin sonu, ‘90ların başı kadar seviyorum.

Veee işte YouTube, pazarlama ve nostalji kilit kelimelerinden konumuza bağlarsak: Reklamlarrr… Reklamların yapıldığı anda neye hizmet ettiğini zaten biliyoruz, ama tüketici açısından reklamın bir de şöyle bir önemi var; reklam, geçmişi, yaşam koşullarını, hatta tipleri, saçları, modayı vs öğrenebileceğimiz en eğlenceli ve en kısa süreli yöntem bence. Geçmiş dediğimiz şey bugün çok sınırlı tabi, ne de olsa öyle uzun bir televizyon geçmişi yok arkamızda ama bir 20 yıl sonra, 90ların reklamlarını izlediklerinde çok eğleneceklerine eminim. Örneğin benim o günlerden en sevdiğim reklam Nilüfer’in şarkısını söylediği Coca Cola reklamı(hala daha müziği için izlerim valla sık sık), Mutluluk Fabrikasından bin kat güzel bence.. Ya da Nuh’un Ankara makarnası reklamları var mesela, izlemek bir yana, aklıma gelince bile bende makarna yeme isteği oluşturuyor reklam..

Tabi bu reklamlar toplumun yapısını öğrenip bir doktora tezi yapmamızı amaçlamıyor. Mesela bugün bir Orkid reklamındaki kızlara bakarak bunu genç kızlarımızın hepsine uyarlamamız mümkün değil, ama bence genel kanı açısından oldukça iyi sonuçlar doğurabilirler. Zaten daha ayrıntılı bilgi isteyen kitapları karıştırsın canım, reklamlarla ne işi var?...

16 Nisan 2008 Çarşamba

MARKA İSİMLERİNE DİKKAT...

Hepimizin bildiği gibi bir üründeki en önemli şeylerden biri markadır. Marka ismi bulurken de dikkat etmemiz gereken bir çok kriterler ve çeşitler vardır. Mesela bir ürünün marka ismi ne kadar açık, anlaşılır, akılda kalıcı olursa o kadar iyi olur. Ayrıca bazı markalar vardır ki ürünün ne olduğunu, özelliklerini, ne işe yaradığını marka isminden rahatlıkla anlayabilirz. Ben bu yazıda biraz bu markalardan bahsetmek istiyorum.
İlk olarak aklıma gelen marka Kentucky Fried Chicken. Bu markanın isminden kızarmış tavuk ürettikleri rahatlıkla anlaşılabilmektedir. Bunun yanında Sütaş' ın süt, Yataş' ın yatak, FilliBoya' nın da boya ürettiği gibi bir çok örnek verebiliriz. Ayrıca bazı marka isimlerinden de ürünün özelliği, ne sonuç yarattığı anlaşılabilmektedir. Mesela Konfor Mobilyalarının marka isminden konforlu olduğu, Garanti Bankası' nın isminden de bize garanti verdiği görülmektedir. Bunların dışında da özellikle bir marka ismi üzerinde durmak istiyorum. O isim de son zamanlarda ilgi odağı olan Mortgage...
Mortgage hepimizin bildiği gibi İngilizce'de ipotek anlamına gelmektedir. Mortgage sistemi de kira öder gibi, aylık bütçemizi sarsmayacak ödemeler ile ev sahibi olmanın yollarını açan bir sistemdir. Bu şekilde bakıldığında gayet hoş bir şey. Fakat Mortgage sistemi öncelikle alacağı konut bedelinin % 25'i oranında peşinatını verebilecek ve aylık ödemelerine göre belli bir oranda düzenli geliri olanların yararlanması için hazırlanmış bir sistemdir.Sistem olarak konut bedelinin % 25'ini ödemeniz gerekmektedir. Peki Mortgage' ın hitap ettiği kitle ne? İnternetten bazı kişilerin bununla ilgili yaptığı yorumları yazmak istiyorum:

“Bu yasanın şu ortamda ortadirege bir faydası yok. Zengine bundan düşük maliyetli kredi mi olur adam nakidini çalıştırıp gelirin ufak kısmıyla ev sahibi olacak zaten. Bu devirde nakiti olup da onu gidip emlakçıya verene yazık. Kendin çalış kendi gelirinin keyfini, sür başkası degil”

“Ne iş abi bu bütün kiralar tavan yaptı, hiç gerek yok. Ödeme seçenekleri aylık en az 1.500YTL, kim verebilirki? Zaten o kadar parası olan adamın bu olaya hiç mi hiç ihtiyacı yoook...”

“Kendini ve yaşamını bir eve kiralama sözleşmesi.”

Ve bunlar gibi bir çok yorum bulunmaktadır. Asıl anlatmak istediğim şeye geleyim ve Mortgage' ın marka ismine bakalım. Yorumlardan da anlaşıldığı gibi şu anda bu sisteme dahil olmuş kişiler, bu marka isminin sonucuna katlanıyor olsa gerek. Mortgage' ın söylenişini Türkçe olarak düşünürsek bu sistem ona dahil olanların bir yerlerini çoktan morartmıştır sanırım...

13 Nisan 2008 Pazar

BU İNDİRİM KAÇMAZ!!!!



Giyim sektöründe yapılan indirimler müşterilerin ilgisini fazlasıyla çekiyor. Özellikle sezon sonlarında başlayan indirimler mağazaların dolup taşmasına çok büyük katkıda bulunuyor. Bir çok kişi bu indirim günlerini dört gözle bekliyor ve bütün ürünler kapış kapış satılıyor. Mağazalar da indirim günlerinde müşterilerin dikkatini çekmek için vitrinlere kocaman ilgi çekici şekilde İNDİRİM yazılarını yazıyorlar. Genelde 20% yle 70% arasında değişen bu indirimlerin bu şekilde vitrinlere yazıldığını gören müşteriler de ihtiyacı olmasa bile o mağazaya bir göz atmak için girip, ellerinde poşetlerle dışarı çıkıyorlar. Bunun sonucunda da, bu vitrine yazma işinin mağazaların ürünlerini pazarlayabilmeleri için gayet iyi bir strateji olduğu anlaşılıyor. Peki müşterilerin bu indirim zamanlarında en çok istediği şey ne? Tabikide daha fazla indirim... Durum böyle olunca da vitrinlerdeki yazan % lik kısımlar da artmaya başlıyor. İndirimin ne kadar çok olması o kadar fazla müşteri demek. Fakat bu % lik kısımların artması da sadece vitrinlerde oluyor. Müşteri geliyor dışarıdan yazıyı okuyor kocaman bir şekilde 70% İNDİRİM yazıyor vitrindeki camda ve doğal olarak kendini hemen içeri atıyor. Ama içeride 70% indirimde bi ürün bulmakta zorlanıyor. Her yeri didik didik edip arıyor kıyıdan köşeden bir iki 70% lik parça buluyor ama onlar da 3 - 4 sezon öncesinden kalmış şeyler. Sonra tekrar dışarı çıkıyor ve yazıyı tekrar okuyor: 70% e varan İNDİRİM... -e varan sözcüğü o kadar küçük yazılmış ki okumak için yanımızda büyüteç taşımak gerekecek. Bakalım bir gün o indirimler 70% e varabilecek mi...

12 Mart 2008 Çarşamba

Bir cmylmz Efsanesi..!


Bugünlerde, düzenli olarak sinemaya giden, internete ulaşımı olan, gazete okuyan veya en azından televizyon izleyen herkesin haberdar olduğu bir film gündemde: A.R.O.G.. Henüz çekimleri bile tamamlanmamış, hatta başlamamış bu filmin vizyona giriş tarihi 2009 gibi gözükse de şimdiden 3 dakikalık fragmanımsı öncü filmi akıllara kazınmış durumda. Universal Pictures ile dalga geçen kadın göbeği, Kamuran isimli bebek(!) ve Arif’in G.O.R.A.’dan tanıdık tavırları cemyılmazseverlere bir an önce vizyona girse de izlesek dedirtiyor. Hem de en az bir yıl öncesinden!

Her yaptığı olay olan, izlenme rekorları kıran Cem Yılmaz anlaşılan yeni filminde de bu ününü kaptırmak istemiyor ve reklam konusunda kolları erkenden sıvıyor. Sinema salonlarında her filmden önce o meşhur 3 dakikayı göstererek izleyiciye ‘Ben geliyorum. Pek yakında!’ mesajını iletiyor ve böylelikle özellikle hayranlarını bu filme hazırlıyor. Öte yandan bu 3 dakika, yeni bir filmin gelmekte olduğunun da kulaktan kulağa yayılmasını sağlıyor; izleyenler izlemeyenlere ‘ Çok komikti, koptum resmen’ veya ‘Zaten G.O.R.A’yı da sevmemiştim, bence bu film iş yapmaz’ şeklinde ama olumlu ama olumsuz yorumlarını aktararak aslında sözlü reklamını yapmış oluyor ve büyük bir merak uyandırıyorlar.

A.R.O.G hakkındaki haberlerin ve fragmanının Recep İvedik filminin fragmanıyla hemen hemen aynı zamanda başlamış olması da ayrı bir tesadüf(!) bence. Bunu, Cem Yılmaz’ın ( ve ekibinin tabi) ileri görüşlülüğüne bağlıyorum. Şöyle ki, Şahan Gökbakar’ın bu komik tiplemesi ile sadece fragmanlarda bile kahkaha tufanı kopartacağını önceden sezinlemiş ve ‘Biz de varız’ duygusuyla aynı zamana denk getirmek için özel bir çaba göstermiş olabilirler. Böylece Şahan ismi dilden dile dolaşırken, Cem Yılmaz ismi de hep akıllarının bir köşesinde olur.

Bu yoğun reklam süreci her koşulda olumlu sonuçlar doğurur mu, emin değilim. İnsanların bıkması veya bir süre sonra itici gelmeye başlaması bana olası geliyor, tabi bu süreç şu an ki haliyle ve o 3 dakikayla devam ederse. Yine de şu an bu yazıyı yazıyor olmam bile A.R.O.G.’un hakkında konuşturttuğunu kanıtladı. Başarısının ne derecede olacağını 2009’da görmek üzere…